DİNDE YARATILIŞIN SIRLARI

DİNDE YARATILIŞIN SIRLARI

ALİ İMRAN (3/185), RAHMAN (55/26) suresinde ve ENBİYE (21/35) suresinde “Her şey ölümü tadacaktır” denmektedir.Burada kainattaki her şeyin doğduktan sonra ölüm yolculuğuna çıkacağı kesin bir şekilde belirtilmektedir.

Peki kainatta ölümsüz olan kimdir?

BAKARA (255) suresi buna gayet açık bir şekilde cevap vermektedir: “Allah’tan başka ilah yok. sürekli diridir. Gücün, kudretin kaynağıdır.

… Göklerde ne var, yerde ne varsa yalnız O’nundur.

…O’nun evrensel ilmi, gökleri ve yeri çepeçevre kuşatmıştır. Göklerin ve yerin korunması O’na hiç de zor gelmez.

…ALİ İMRAN (3/2) Allah, Ondan başka tanrı olmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır.

TÂH  (20/111) Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye hakim olan

FURKAN (25/58) Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan.

Bu ayetlerin özü  Allah’ta başka her şeyin bir evveliyatı ve sonu olduğunu göstermektedir.

İnsanlık metafizik inanç konusunda çok değişik bir yelpazede yer almaktadır. Tabiatçılara (Natüralist) göre insan doğanın ürünüdür, doğadan gelir, doğaya gider. Maddecilere (Materyalistlere) göre insan, maddeden başka bir şey değildir. Maddeden gelir, maddeye döner. Pozitivistlere, nihilistlere, agnosistlere, ateistlere göre de durum aynıdır..

Ölüm sonrası hayata insanlar en eski çağlardan beri inanmışlardır. Ruhların varlığına inanan animistler atalarının ruhlarını memnun etmek için ayinler düzenlerler, ölüleri rahat etsin diye sağlam mezarlar yapar, öbür dünyada dirilen ölülerin kullanmaları için mezarlara çeşitli eşyalar koyarlar. Dünyanın büyük anıtları olan Mısır’daki piramitler ölüler için yapılmış anıt-mezarlardır. Arkeoloji, antropoloji, etnoloji, sosyoloji ve tarih alanında yapılan araştırmalar en eski kavimlerde bile “öteki dünya” inancının mevcut olduğunu göstermektedir.

İlahi veya hak din dediğimiz vahiy kaynaklı semavi dinlerde, ahiret inancı vurgulanmış, Cennet ve Cehennemin mevcudiyeti, buradaki hayatın sonsuzluğu (Hulûd) kesin bir şekilde ifade edilmiştir. (Tevrat: Eyüp: 14/14-22, 19/25-29; İncil, Markos: 12/18-27; Luka, 20/27-38)

diğer dinlerde de ölüm ve ötesi ve ölümden sonraki hayatın sürekliliği belirtitilmiştir  İlahi veya hak din dediğimiz vahiy kaynaklı semavi dinlerde, ahiret inancı vurgulanmış, Cennet ve Cehennemin mevcudiyeti, buradaki hayatın sonsuzluğu (Hulûd) kesin bir şekilde ifade edilmiştir. (Tevrat: Eyüp: 14/14-22, 19/25-29; İncil, Markos: 12/18-27; Luka, 20/27-38)

YÛNUS 10/ 56. O hem diriltir hem de öldürür ve yalnız O’na döndürüleceksiniz. ammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı? Senin ölmenle rahata kavuşacaklarını mı sanıyorlar? (ENBİYA/34)

Allah, sizi yarattı, sonra da sizi öldürecektir. İçinizden kimi de, biraz bilgiden sonra eşyayı önceki bildiği gibi bilmesin diye, ömrün en kötü çağına kadar yaşatılır. Şüphesiz ki Allah çok bilgili ve büyük kudret sahibidir. (NAHL/70)

Sonra siz bunun ardından, muhakkak ki öleceksiniz. (MÜ’MİNUN/15)

Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz. (ENBİYA/35)

Sen elbette öleceksin, onlar da elbette öleceklerdir. (ZÜMER/30)

Yaşatan ve öldüren Allah’tır

Ö

Hiç şüphesiz, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O, diriltir de, öldürür de. Size O’ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı. (TEVBE/116)

Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O hem yaşatır, hem öldürür. O sizin de Rabbiniz, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir. (DUHAN/8)

BAKARA (2/28) Allah’a nasıl nankörlük ediyorsunuz?!Siz ölülerdiniz, O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra yine diriltecektir. Ve tekrar O’na döndürüleceksiniz.

TÂHÂ (20/55. Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız. Gerçekten Ben, Ben

TÂHÂ (20/14)  Muhakkak ki; Allah’ım ben ve Ben’den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl. İnsan, hayvanlarda olan candan ayrı ve bambaşka bir cana/bir ruha sahiptir. Bu ruhun madeni, menbaı ve netice itibariyle mahiyeti ilahidir. Yüce Allah buyurur: “Ben O’na ruhumdan üfledim” (Hicr, 15/29; Sad, 38/72; Secde, 32/9) Yani Allah Tebareke ve Teala insana kendi ruhundan bir nefha/üfürük vermiştir. Bu nefha Hak Teala ve Tekaddes hazretlerinden olduğundan ilahidir, maddi değildir, rabbanidir. Buna “Rabbânî Lâtife”, “İlahi Cevher”, “ilahi Nur” gibi isimler de verilir. Bazan buna nefs/nefs-i zekiyye, kalb, ruh ve akıl da denir. İnsanı hayvandan farklı ve ona üstün kılan işte bu manevi cevherdir. İnsan ölünce bedeni toprak olur ama ruhu, bir başka şekilde yaşamaya devam eder. Şöyle de denilebilir: Ruh aslına döner, O’ndan geldi, O’na gider. O’nun yakınlığını kazanmanın ve civarında olmanın anlamı budur. “Biz Allah’a aitiz ve yine O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156) Sufiler, “Ruh O’ndan geldi, O’na dönüp gider” derler. Ancak ruh O’ndan tertemiz ve pak olarak gelmiştir. O’na dönmesi için de yine bu nitelikte olması lazımdır. Bu nitelikte olmayan kirli ruhlar temizlenme işlemine tabi tutulur. Cehennem atişi en iyi, en etkili temizleme vasıtasıdır. Bu dünyada kirlenen ruhlar yine bu dünyada temizlenip arı ve duru hale gelmezlerse ateşle temizlenirler. Cehennem temizlenme yeri, Cennet temizler yurdudur.

HİCR 15/28-29. Rabbin meleklere: “Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın” demişti.

SAD 38/71-72. Rabbin meleklere şöyle demişti: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.”

SECDE 32/7-9. Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah’tır. Size kulaklar, gözler, duygular verilmiştir. Öyleyken, pek az şükrediyorsunuz.

BAKARA 2/156. Onların başlarına bir bela geldiğinde: “Biz Allah’a aidiz ve elbette sonunda O’na döneceğiz” derler.Ruh bedenden ayrıldıktan sonra bir daha ondan haber alınır mı? Onunla irtibat kurulur mu? Bunun cevabı şu hadiste mevcuttur: Allah Resul’u Bedir’de öldürülen putperestlerin bulunduğu yere gider ve: “Şu filan kişi şurada, falan kişi burada öldürüldü der ve sonra öldürülenler hitap eder: Ey falan, Ey filan! Allah’ın size vaad ettiği doğru çıktı mı? Allah’ın bana vaad ettiği şeyin doğru çıktığını gördünüz değil mi? Allah’a size hezimet, hüsran, bana galibiyet ve zafer vaad etmişti. İkisi de doğru çıktı değil mi?

Hz. Ömer sorar: Ya Resulallah! Ruhsuz bedenlere nasıl böyle hitap ediyorsun? Onlar bundan ne anlarlar? Allah Resul’unun cevabı:

“Söylediklerimi onlar sizden daha iyi duyarlar. Ancak cevap Demek ki, İslam itikadına göre insan bedensel olarak değil, ama ruhsal olarak yaşamayı ve varlığını sürdürür. veremezler” (Buhari, Megazi, 8, Cenaiz, 87; Müslim, el-Cennet, 76,77; Nesai, Cenaiz, 117)

İspirtizma’da da ruhlarla ilişki kurma ve konuşma hususuna inanılır. İslam’daki durumu ruhculukla karıştırmamak gerekir.

SECDE (32/17 İşte onların dünyada yaptıkları makbul işlere mükâfat olarak gönüllerini ferahlatacak hangi sürprizlerin, hangi nimetlerin saklanıp da müjdeleneceğini hiç kimse bilemez.

Ölmek ama yaşamak, sonsuzca yaşamak, ölümsüzlüğü yakalamak ve ölümsüzlüğün sırrına ermek insanların hep amacı olmuştur. Her insan ölümsüzlüğü ister. Gazali’nin de dediği gibi insan bekaya talibdir, ölümsüzlüğü arzu eder. Zaten yüce Allah onu bunun için yaratmıştır. Ya Cennette veya Cehennemde “Hâlidîne fîha ebedâ” (Maide, 5/119) “Orada ebedi olarak kalacaklar.”

MAİDE (5/119) (Ve Hesap Günü) Allah şöyle diyecektir. Bugün sadakat sözlerine sadık olanlar hakikatte sadakatlerinin faydasını görecekler: sonsuza kadar kalacakları, içinden ırmaklar akan hasbahçeler onların olacak; Allah onlardan çok hoşnuttur ve onlar da Allahtan çok hoşnutturlar: Bu büyük bir k Kur’an, Allah yolunda şehid olanlar için: “Onlara ölüler demeyin, aslında onlar diridirler ama siz bunu hissetmiyorsunuz” (Bakara, 2/154; Al-i İmran, 3/169) diyor. Demek ki, öldükten sonra ayrı ve farklı bir hayat var. Onlar ölümsüzlük diyarında ebedi olarak yaşarlar.

BAKARA (2/154) Allah yolunda öldürülenlere “Ölüler” demeyin, zira onlar ebediyen diridirler, fakat siz farkında değilsiniz (anlayamazsınız.)

Ölümümüzden sonra kabrimi yeryüzünde arama / Ariflerin gönlündedir mezarımız bizim / İnsanların gönlünde taht kurup ebediyyen yaşamak, işte budur en büyük saadet! (Mevlana)

MÜMİNUN (23/115.“Sizi, boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” EN’AM 6/61-62. O, kulların üstünde yegane Hakim’dir, size koruyucular gönderir. Artık birinize ölüm gelince elçilerimiz, bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar, sonra gerçek Mevlalarına döndürürler. Haberiniz olsun, hüküm O’nundur. O, hesap görenlerin en süratlisidir

ZÜMER (39/42) Bütün insanların, (bedenen) öldüklerinde canlarını alan ve henüz ölmemiş olanları da uyku halinde (ölü gibi yapan) Allah’tır; (yalnız O’dur bu güce sahip olan): O, böylece ölümlerine hükmettiklerini (hayattan) koparır, diğerlerini de (kendisinin koyduğu) bir mühlet için salıverir. (Bütün) bunlarda gerçekten düşünenler için mesajlar vardır!

SECDE 32/11. De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği sizin canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”*

FECR 89/27-28. (ölüm anında) Ey huzura kavuşmuş insan,  O, senden, sen de O’ndan hoşnut olarak Rabbine dön!

A’RAF 7/40. Doğrusu ayetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz; deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de giremezler. Suçluları böyle cezalandırırız.

“Rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur’an okumuş olsa idin birkaç hatim okumuş olurdun. Bu hâlet, evliya için hâlet-i yakazada inkişaf eder. Mesele ruhun dairesine yaklaşır. Ruh zaten zaman ile mukayyet değildir. Ruhu cismâniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri, sürat-ı ruh mîzanıyla cereyan eder.” ( Mesnevî-i Nuriye) Bugün, şekillerin ve seslerin televizyon vasıtasıyla bir anda birçok mekânlarda bulunmasını gayet normal karşılıyoruz. Ama Belkıs’ın tahtının çok kısa bir zamanda Süleyman aleyhisselâmın yanına getirilmesini aklımıza sığıştıramıyoruz. Faraza; bir gün ses ve şekiller gibi, eşyanın da nakline muvaffak olunsa, o zaman onu da gayet normal ve makûl bulacak, ona da hayret etmemeğe başlayacağız.

Yukarıdaki vecizede alışık olmadığımız bir tâbir geçti: “Ruh sürati.” Ruhun sürati ne ışıkla kıyasa girer, ne de sesle. Hayâl, ruhun bir hizmetçisi. Bir anda cennetlere varabiliyor. Akıl, ruhun anlama âleti. İnsan bu âletle bir anda yıldızlara çıkıp onları tefekkür edebiliyor.

Ruh cesede galip olunca, birkaç mekânda bir anda bulunmak da gayet kolay olur. Rüyada bizim de ruhumuz bedenimize bir derece galip gelir. Çok uzak mesafelere bir anda gider, geçmişe ve geleceğe rahatlıkla geçeriz. Dedemizle de görüşürüz, torunlarımızla da.

Manen terakki ederek, melekleri gerilerde bırakan bir ruh, onların gayet rahatlıkla yaptığı bir işi niçin yapamasın? Bir anda birkaç mekânda neden bulunamasın

YARATILIŞ

ENBİYA (21/16) Ve biz, göğü, yeryüzünü ve ikisinin arasında olanları, bir eğlence diye yaratmadık.

SAD 38/27. Göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bunun boşuna olduğu, inkar edenlerin sanısıdır. Vay ateşe uğrayacak inkarcıların haline!

Ayrıca, kâinat yaratılmasaydı Allahın sıfatlarının ve isimlerin o sonsuz kemali ve güzelliği bilinmeyecekti. Bu bilgi sadece Allaha mahsus kalacaktı. Cenab-ı Hak isim ve sıfatlarının manevi güzelliklerini tecelli ettirmekle, kendi cemal ve kemalini bu eserlerinde kendisi bizzat müşahede buyurduğu gibi, melekleri, insanları ve cinleri de bu şereften, bu lütuftan hissedar etmek diledi.

ALİ İMRAN (3/97) Onda açık âyetler var, İbrahimin makamı var ve ona dehalet eden eman bulur, yoluna gücü yeten her kimsenin o beyti haccetmesi de insanlar üzerine Allahın bir hakkıdır ve kim bu hakkı tanımazsa her halde Allahın ihtiyacı yok, o bütün âlemînden ganîdir, (Âlemlerin hiçbir şeyine muhtaç değildir)

Bu noktaya kadarki açıklamalarımızda her şeyin Cenâb-ı Hakk’a muhtaç olduğunu ve O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını bir derece açıkladık.
Şimdi de “O halde bu kâinatı niçin yarattı?” sorusuna cevap verelim:
Kâinatın yaratılışındaki hikmetler, esrarlar sonsuzdur. Öncelikle şunu belirtelim ki:
Cenâb-ı Hak herşeyden müstağnidir; kâinatın varlığı ile yokluğu o’nun için eşittir, müsavidir. Lâkin mahlûkat için, adem ile vücud yani yoklukta kalmakla var olmak bir değildir. Yâni mümkinatın varlık âlemine çıkması, yoklukta kalmalarından kendileri için sonsuz derecede daha hayırlıdır. Zira yokluk sırf şerdir; varlık ise sırf hayırdır, şereftir, kemâldir. O halde mahlûkatın yaratılmasındaki bütün hayırlar, faydalar, menfaatler onlara aittir. Allahü Teâlâ mahlûkata bakan bu maslahat ve faydalar için onları yoklukta bırakmamış, lütuf ve keremi ile varlık sahasına çıkarmıştır. Yani, onlar için şer olan yokluğu değil, hayır olan vücudu, varlığı irâde etmiştir.

Kâinatın yaratılış hikmetlerine gelince, bunlar iki cihette düşünülür:
Birincisi; Cenâb-ı Hakk’a, ikincisi ise hayat sahiplerine, özellikle şuur ve akıl sahiplerine bakar. Cenab-ı Hak sonsuz cemâl ve kemâlini mevcudat âynalarında bizzat seyretmek, sonsuz sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâ’sını tecelli ettirmek istemiş ve bu âlemi yaratmayı irâde etmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları tecelli etsin veya etmesin, nihayet kemâldedirler. Ancak Esmâ-i Hüsnâ’sının kemâli mevcudatın yaratılması ile kendini gösterir.
Evet, madem Cenâb-ı Hak sonsuz bir kudret sahibidir, bu kudret-i Ezeliyesi tezahür için böyle muhteşem, muazzam bir alem ister. Hem madem O Zât-ı Zülcelâl’in sonsuz ilmi vardır. Bu ilim, her harfinde, satırında, sayfasında binler hikmet ve maslahatlar bulunan bu kâinat kitabının telifini iktiza eder. Bütün İlâhî sıfatlar bu kâinatın yaratılmasını gerektirdiği gibi, bütün esmâ-i Hüsnâ da ayrı ayrı güzellikte, değişik mahiyette, farklı suretlerdeki şu mevcudatın yaratılmasını iktiza ederler. Meselâ, Hâlık ismi mahlûkatın yaratılmasını, Muhyi ismi canlıların icadını, Rezzâk ismi rızık vermeyi, Kerîm ismi, ikramı, Lâtif ismi lütuf etmeyi isterler.

Cenâb-ı Hak, sonsuz kemâldeki Zâtını, kudsî sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâsını sevdiği gibi, o esmanın tezahürünü de yani varlıklar üzerinde tecelli etmesini de sever. Bu ise kâinatın yaratılmasını gerektirir. Cenâb-ı Hakk’ın kendi zât sıfat ve esmasını sevmesi hak olduğu gibi, o esmânm tezahürünü istemesi de haktır. Elbette kâinatı yaratmakla lûtfunu, keremini, ihsanını, ikramını onda göstermesi, kainatı yaratmamasından daha güzeldir. Meselâ, bir padişahın hazinelerinde bulunan çeşit çeşit cevherleri, türlü türlü nimetleri emri altındaki halkına ihsan etmesi, onları hazinesinde saklamasından daha hayırlıdır. Keza, bir âlimin ilim ve maharetinden başkalarını faydalandırması, hiçbir eser yazmamasından daha hayırlıdır. Aynen öyle de, Allahü Azîmüşşan’ın sonsuz hazinelerini ilim dâiresinden kudret dâiresine çıkarması, mahlûkatına ikram ve ihsanda bulunması, böylece cemâl ve kemâlini seyr ve temaşa ettirmesi, mahlûkatını yoklukta bırakmasından elbette daha hayırlıdır.

Mahlûkatı halkettim ki onlar benden fayda görsünler, ben onlardan değil.” hadîs-i kudsîsinin beyanı ile canlıların Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve ikramına, lütuf ve keremine mazhar olmalarıdır. Bütün hayat sahiplerine bir kemâl, bir lezzet, bir feyz ihsan etmiş, onları hayatlarının devamı ve bu alemden faydalanmaları için çeşitli cihazatlar ile donatmışır. Onlara farklı ihtiyaçlar, arzu ve iştihalar vermiştir. Bunların tatmini için de zemin yüzünü çeşitli nimetlerle dolu bir sofra haline getirmiştir. Bu sofralardaki nimetlerle hem onlara lezzet vermiş, hem de devam ve bekalarını temin etmiştir. Bilhassa insan nev’ini akıl, hayal, hafıza gibi kıymetli âletlerle donatmış, bütün nimetlerini ona teveccüh ettirmiştir.

Allahü Azîmüşşân’ın yoktan yarattığı şu mahlûkatına muhtaç olması düşünülemez. Düşünülürse şu sorulara cevap verilmesi gerekir: Cenâb-ı Hak, mahlûkatın hangi kazancına, çalışmasına, fikrine muhtaçtır? Yâni, şu canlı varlıklar O Ganiyy-i Mutlak’ın hangi işini görmektedirler. Cenâb-ı Hak onların yemesine mi muhtaçtır, içmesine mi? Doğmasına mı muhtaçtır, ölmesine mi? Balıklar yüzmeleriyle, kuşlar uçmalarıyla, hayvanlar büyüyüp çoğalmalarıyla, insanlar ilmi keşifleri ve ilerlemeleri ile şu kâinatın hangi noksanını tamamlamakta, Cenab-ı Hakk’ın -hâşâ- hangi ihtiyacını görmektedirler? Halbuki bütün hayat sahipleri O’nun mülkünde yaşamakta, O’nun lûtfuna her an mazhar olmaktadırlar.
Bu âlemin yaratılışının hayat ve şuur sahiplerine bakan ikinci ciheti ise,
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyât: 56) ayetinin ders verdiği gibi, “şuur sahiplerinin Allah’ı bilmeleri, tanımaları ve O’na ibadet etmeleridir”.

İnsanlar o Mabud-u Bilhakk’ı tesbih, tekbir, hamd ve şükür ile ubudiyet vazifelerini ifa edip, O’na yakınlık kazanır, ebedî saadete mazhar olurlar.

ZARİYAT 51/56. Cinleri ve insanları ancak (beni tanıyıp benim kendilerine bahşettiğim nimetlerim için) Bana kulluk (ibadet) etmeleri için yaratmışımdır.

Bu ifadelerden de açıkça görüldüğü gibi hakiki saadet ve sürura ancak marifetullah ve muhabbetullah ile erişilir. Bunlarla Allah’a manen yakınlık peyda edilir. Bundan hâsıl olan şeref, saadet, kemâlât, menfaat ancak kullara aittir.

Allahü Azîmüşşan’ın kullarının tesbihine, ta’zimine, ibadet ve itaatına muhtaç olmadığı açıktır. Allah, bütün bunları yapıyorsa, size ve sizin iradenize, muavenetinize ihtiyacından değil, size mahlûkatı içinde bir mevki-i mümtaz, bir salâhiyet-i mahsusa vererek bekam etmek için yapıyor…

KÜN YANİ OL EMRİ

BAKARA (2/117) Gökleri de eşsiz, örneksiz yaratan odur, yeryüzünü de. Bir işin olmasını diledi mi ona ancak ol der, o iş oluverir

ALİ İMRAN (3-59) . Muhakkak ki İsânın haali de, (ya’ni babasız dünyâya gelişi de) Allah indinde, Âdemin haali gibidir. (Allah) onu (Âdemi) toprakdan yaratdı. Sonra ona «Ol» dedi, o da (can gelib) oluverdi.

Ruh, değişik safhalardan geçip de sonunda o hâli almış değil. Doğrudan ruh olarak yaratılmış. İnsan bedeninde vazife görmeğe başlaması da yine bir anda.

Ol denince oluverir kavl-i şerifi, ruhun üflenişine işarettir. Ve bunun, emir âleminden olduğuna işarettir. Önceden bedenin yaratılışı gibi bir madde ve müddete ihtiyaç kalmadığını ifade eder.” buyurur. Canlı bir mahlûk kesil

KAİNATIN YARATILMASI TESADÜF MÜ

İnanç tartışmalarının tartışmasının altında, genellikle, şu soru yatıyor: İrade mi, tesadüf mü? Yâni, bu âlemi şu hazır hâline, mutlak bir irade, sonsuz bir ilim, nihayetsiz bir kudret sahibi mi getirmiş; yoksa bu gözler kamaştıran güzellikler, bu akıllara durgunluk veren eserler rasgele mi vücut bulmuşlar?

Tesadüf ve rasgele kelimeleri, ihtimaller teorisinde çok geçer. Bu teoride bir çarpma kaidesi vardır. Kaideyi kısaca şöyle ifade edebiliriz. Birbirinden bağımsız olayların birlikte meydana gelmeleri ihtimali, bunların ayrı ayrı meydana geliş ihtimallerinin çarpımına eşittir. Bu kaideyi, çoğu zaman başvurulan “torbadan harfler çekip kelime yazma” misâliyle izah edelim. Bir torbaya yirmi dokuz harfi koyalım ve harfleri torbadan sırayla çekerek herhangi bir kelime yazmak isteyelim.

Çektiğimiz bir harfi tekrar torbaya iade ettiğimiz takdirde, her harfin çekilme ihtimali her seferinde 1/29’dur. Bu harfi torbaya iade ettiğimizde ikinci çekişte “a” gelme ihtimali yine 1/29’dur ve sabittir. Bu harflerle bir kelime, meselâ “bahçe” yazmak isteyelim. Torbadan çektiğimiz ilk harfin “b” olması ihtimali 1/29’dur. Bu harfi torbaya iade ettiğimizde, ikinci çekilişte “a” gelme ihtimali yine 1/29’dur. Birincinin “b”, ikincinin “a” gelme ihtimali ise bu iki ihtimalin çarpımına, yâni 1/29’un karesine eşit olur. Bu ise yaklaşık, “binde birlik bir ihtimal” ifade eder. Yâni, yaptığımız iadeli çekişlerle iki harfli bin ayrı kelime yazabiliriz; ın, ak, sn, mb, au, ik… Gibi. Bunlardan birisi de “ba” kelimesidir ve sırayla yaptığımız iki ayrı çekişle bu kelimeyi yazma ihtimalimiz binde birdir.

Birinci harfin “b”, ikincinin “a”, üçüncünün “h” gelme ihtimali ise 1/29’un üçüncü kuvveti kadardır ve yirmi beş binde birlik bir ihtimal demektir. Sözün kısası, bahçe kelimesini bu çekişlerle tesadüfen yazma ihtimalimiz yirmi milyonda birdir.

Şimdi düşünelim, beş harfli bir kelimenin tesadüfen yazılma ihtimali yirmi milyonda bir olunca bir satırın, paragrafın, hele bir kitabın bu tip çekişlerle rasgele yazılması mümkün mü?

Kaldı ki, insanın yazı yazması bu misalle açıklanacak cinsten değil. Biz harfleri torbadan çekmiyor, zihnimizde teşekkül ettiriyoruz ve öylece kaleme alıyoruz. Buna göre bir insanın herhangi bir kelimeyi tesadüfen yazması mümkün değildir. Bir kere, adam eline kalem almaya mecbur değil. Alsa da kalemini hareket ettirmeye, ettirse de yazı yazmaya mecbur değil, rasgele bir çizgi, yahut bir şekil, bir resim de çizebilir. Harfleri rasgele de sıralayabilir. Sonsuz denecek kadar çok şekil, resim ve kelime içerisinden bahçe kelimesinin tesadüfen yazılma ihtimali sonsuzda birdir ve sıfıra eşittir. İhtimal sıfır olunca iki hâl söz konusu oluyor. Ya o kelime meydana gelmeyecektir, geliyorsa bu hâdise ihtimalle değil, irade ile izah edilecektir. Buna göre yazı vücut bulmuşsa, o insan bahçe yazmayı irade etmiş demektir.

Bir misâl de kâinattan verelim. Şu üzerinde oturup her yıl güneş etrafında bir tur attığımız yer küresi, kâinattaki sonsuz denecek kadar çok gök cisminden sadece bir tanesi. Bu kürenin meydana gelişini ihtimalle izah etmek mümkün değil. İlim bize bildiriyor ki, yer küremiz şu hazır yerinden başka bir yerde bulunsaydı, şu mevcut süratinden daha farklı bir süratle dönseydi, yahut hiç dönmese sabit kalsaydı, şu eğiminden daha ayrı bir eğime sahip olsaydı, üzerine hava sarılmasa toprak döşenmeseydi ve böyle daha nice şartlar tahakkuk etmeseydi dünyada hayat olmazdı. Biz bu sayılan ve sayılmayan binlerce faktörden sadece birisi olan mekân faktörü üzerinde durmak isteriz. Arz küresinin şu sonsuz fezada şu hazır mekânda bulunma ihtimali sonsuzda birdir ve sıfıra eşittir. Bu hâdise, ihtimalle izah edilemez.

Kaldı ki, her şeyden önce, arz küresinin yaratılması bir iradeyi gerektiriyor. Önceki misalde kelimenin yazılması gibi.

FÂTIR 35/9. Rüzgarları gönderip de bulutları yürüten Allah’tır. Biz bulutları ölü bir yere sürüp, onunla toprağı ölümünden sonra diriltiriz. İnsanları diriltmek de böyledir. (genlerden mi acaba ürüyeceğiz)

Yaşar Nuri Öztürk

KIYAMET GÜNÜ

NAZİAT (79)

1. Andolsun (kâfirlerin ruhlarını) şiddetle çekip çıkaranlara,
2. Andolsun (mü’minlerin ruhlarını) kolaylıkla alanlara,
3. Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere,
4. Derken, öne geçenlere,
5. Nihayet işi çekip çevirenlere (ki, mutlaka tekrar diriltileceksiniz).
6, 7. Büyük bir sarsıntının olacağı o günde o sarsıntıyı, peşinden gelen başka bir sarsıntı izleyecektir.
8. O gün birtakım kalpler (tedirginlik içinde) şiddetle çarpacaktır.
9. Onların gözleri (korku ile) inecektir.
10. Şöyle derler: “Biz gerçekten gerisingeriye eski halimize mi döndürüleceğiz?”
11. “Bizler çürümüş kemiklere döndükten sonra mı?”
12. “Öyle ise bu hüsran dolu bir dönüştür” dediler.
13. Halbuki o, bir haykırıştan (sûr’un üfürülmesinden) ibarettir.
14. Birdenbire kendilerini mahşerde buluverirler.
27. (Ey inkarcılar!) Sizi yaratmak mı daha zor, yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah kurmuştur.
28. Onu yükseltmiş ve ona düzen ve âhenk vermiştir.
29. O göğün gecesini karanlık yaptı, ışığını da çıkardı.
30. Ardından yeri düzenleyip döşedi.
31. Ondan suyunu ve merasını çıkardı.
32. Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.
33. Bunları sizin için ve hayvanlarınız için bir yarar kaynağı yaptı.
34, 35. En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, o gün insan yaptıklarını hatırlar.
36. Cehennem, görenler için apaçık bir şekilde gösterilir.
37, 38, 39. Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.
40, 41. Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.
42. Sana, kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar.
43. Onu bilip söylemek nerede, sen nerede?
44. Onun nihai bilgisi yalnız Rabbine âittir.
45. Sen, ancak ondan korkanları uyarıcısın.
46. Kıyameti gördükleri gün onlar, sanki dünyada ancak bir akşam, yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler.
Rahman ve Rahim Olan Allah`ın Adıyla
TEKVİR (81)
Ali Bulaç
  • Güneş, köreltildiği zaman,

(güneş küçülüp söndüğü zaman )

Ali Bulaç 2- Yıldızlar, bulanıklaşıp-döküldüğü zaman,
(yıldızlar sönüp döküldüğü zaman)
Ali Bulaç 3- Dağlar, yürütüldüğü zaman,
(dağlar ortadan yok olduğunda)
Ali Bulaç 4- Gebe develer, kendi başına terkedildiği zaman,
Herkes en sevdiklerini bırakıp kendi derdine düştüğünde
Ali Bulaç 5- Vahşi-hayvanlar, toplandığı zaman,
vahşi hayvanlar(la insanlar) bir araya geldiklerinde
Ali Bulaç 6- Denizler, tutuşturulduğu zaman,
(denizler kaynayarak köpürdüğünde)
Ali Bulaç Nefisler, birleştiği zaman,
(benzer ruhlar bir araya getirildiğinde)
Ali Bulaç 8- Ve ‘diri diri toprağa gömülen kızcağıza’ sorulduğu zaman:
Ali Bulaç 9- ‘Hangi suçtan dolayı öldürüldü?’
En savunmasızların dahi hakkı arandıp
Ali Bulaç 10- Sahifeler (amel defterleri) açıldığı zaman,
Herkesin amel defteri açıldığında
Ali Bulaç 11- Gök, sıyrılıp-yüzüldüğü zaman
(Gök açılıp gözler önüne serildiğinde)
Ali Bulaç 12- Cehennem ateşi çılgınca kızıştırıldığı zaman,
(Cehennem kor ateşe döndüğünde)
Ali Bulaç 13- Cennet de yakınlaştırıldığı zaman,
Ali Bulaç 14- (Artık her) Nefis, neyi hazırladığını bilip-öğrenmiştir.
Her ruh geçmişteki amelinin ne olduğunu bilir
Ali Bulaç 15- Artık hayır; yemin ederim (gündüz) sinip (gece) dönen (gezegen)lere,
Daha yetmez mi; kâh geri plana çekilen,
Ali Bulaç 16- Bir akış içinde yerini alanlara;
kâh yörüngesinde akan, kâh kendini gizleyen gezegenlere yemin ederim.
Ali Bulaç 17- Kararmaya ilk başladığı zaman, geceye andolsun,
Ali Bulaç 18- Ve nefes almaya başladığı zaman, sabaha;
Ali Bulaç 19- Şüphesiz o (Kur’an), üstün onur sahibi bir elçinin gerçekten (Allah’tan getirdiği) sözüdür;
Ali Bulaç 20- (Bu elçi,) Bir güç sahibidir, arşın sahibi katında şereflidir.

İSRA (17/ 21). Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki ahiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.

İSRA (17/44). Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır. 51

İSRA (17/51). İsterse aklınıza (yeniden dirilmesi) imkânsız gibi görünen herhangi bir yaratık! (Bunlar, Allah’ın sizi yeniden diriltmesini güçleştirmez.) Diyecekler ki: “Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?” De ki: Sizi ilk kez yaratan. Bunun üzerine onlar sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve “Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek!

İSRA (17/52). Allah sizi çağıracağı gün, kendisine hamdederek çağrısına uyarsınız ve (dirilmeden önceki halinizde) çok az kaldığınızı sanırsınız. İSRA 58. Ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helâk edecek veya en çetin bir şekilde azaplandıracağız. Bu, Kitap’ta (levh-i mahfuz’da) yazılıdır.

59

İSRA (17/59). Bizi, âyetler (mucizeler) göndermekten alıkoyan tek şey, öncekilerin bu âyetleri yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine, açık bir mucize olmak üzere bir dişi deve vermiştik. Onlar ise, (bu deveyi boğazladılar ve) bu yüzden zalim oldular. Oysa biz âyetleri ancak korkutmak için gönderirizİSRA 71. Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defteri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okuyacaklar.

72

İSRA( 17/72). Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.

İSRA (17/85). Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.

İSRA (17/97) Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah’tan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız.

98

İSRA(17( 98). Cezaları işte budur! Çünkü onlar, âyetlerimizi inkâr etmişler ve: “Sahi bizler, bir kemik yığını ve kokuşmuş toprak olduktan sonra yeni bir yaratılışla diriltilmiş mi olacağız?” demişlerdir.

99

İSRA (17/99). Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerini yaratmaya da kadirdir! Allah, onlar için bir vâde takdir etti. Bunda şüphe yoktur. Ama zalimler, inkârcılıktan başkasını kabullenmediler.

İSRA (17/103). Derken, Firavun onları ülkeden çıkarmak istedi. Bu yüzden biz onu ve maiyyetindekilerin hepsini (denizde) boğduk.

104

İSRA (17/104). Arkasından da İsrailoğullarına: “O topraklarda oturun! Ahiret vâdi tahakkuk edince, hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz” dedik.

İSRA (17/111). “Çocuk edinmeyen, hakimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten ötürü bir dosta da ihtiyacı olmayan Allah’a hamdederim” de ve tekbir getirerek O’nun şanını yücelt! Allah’a ve Resûlüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Biz apaçık âyetler indirmişizdir. Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır.

6

MÜCADİLE (58/)6. O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onları bir bir saymıştır. Onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir.

7

MÜCADİLE(58/ 7). Göklerde ve yerde olanları Allah’ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.

TAHRİM (66/6). Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır. TAHRİM 7. Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin! Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz, (denilir).

8

TAHRİM (66/8). Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nûrları aydınlatıp gider de, “Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin” derler.

TAHRİM (66/11). Allah, inananlara da Firavun’un karısını misal gösterdi. O: Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar! demişti.

12

TAHRİM (66/12). İffetini korumuş olan, İmran kızı Meryem’i de (Allah örnek gösterdi). Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi.

MEARİC (70/1). Bir soran inecek azabı sordu:

2

MEARİC (70/2).İnkârcılar için;ki onu savacak yoktur,

3

MEARİC (70/3). Yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından.

4

MEARİC (70/4). Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.

MEARİC (70/42). Ama sen onları (şimdilik) bırak da, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya dek dalsınlar, oynayadursunlar.

43

MEARİC (70/43). O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar.

44

MEARİC (70/44). Gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde.İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür! NEBE’ 5. Yine hayır! Onlar anlayacaklar!

6

NEBE’ (78/6). Biz yeryüzünü bir döşek, yapmadık mı?

7

NEBE’ (78/7). Dağları da birer kazık .

8

NEBE’ (78/8). Sizi çifter çifter yarattık.

NEBE’ (78/12). Üstünüzde yedi kat sağlam göğü bina ettik.

13

NEBE’ (78/13). (Orada) alev alev yanan bir kandil yarattık.

NEBE’ (78/17). Şüphesiz hüküm günü vakit olarak belirlenmiştir.

18

NEBE’ (78/18). Sûr’a üflendiği gün, bölük bölük Allah’a gelirsiniz.

19

NEBE’ (78/19). Gökyüzü açılır ve orada pek çok kapılar oluşur;

20

NEBE’ (78/20). Dağlar yürütülür, serap haline gelir.

21

NEBE’ (78/21). Şüphesiz, cehennem pusuda beklemektedir. NEBE’ 31. Şüphesiz takvâ sahipleri için de başarı ödülü vardır.

32

NEBE’ (78/32). Bahçeler,bağlar,

33

NEBE’ (78/33). Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar,

34

NEBE’ (78/34). Ve içki dolu kâse(ler) .

35

NEBE’ (78/35). Onlar orada ne boş bir lâkırdı ne de yalan işitirler.

36

NEBE’ (78/36). Bunlar Rabbinin yeterli bir bağışı, mükâfatıdır.

37

NEBE’ (78/37). O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O, rahmândır. O gün insanlar O’na karşı konuşmaya yetkili değillerdir.

38

NEBE’ (78/38). Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahmân’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşan da doğruyu söyler. O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök halinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

AHİRET

BAKARA (2/86) Onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Artık bunlardan azap hiç hafifletilmez. Onlara yardım da edilmez.

YARATMA

BAKARA (2/29) O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök halinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

BAKARA (2/30) Hani Rabbin meleklere: «Muhakkak ben yer yüzünde (benim emirlerimi tebliğ ve infaza me’mur) bir halîfe (bir insan, âdem) yaratacağım» demişdi. (Melekler) de: «Biz seni hamdinle tesbîh ve seni takdis (ayıblardan, eş koşmakdan, eksikliklerden tenzîh) edib dururken (yerde) orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?» demişlerdi. Allah (da) : «Sizin bilemeyeceğinizi her halde ben bilirim» demişdi.

BAKARA (2/117) Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca OL der, o da hemen oluverir. BAKARA 2/164. Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgarları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır.

BAKARA 2/228. Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal değildir. Kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler. Kadınların hakları, örfe uygun bir şekilde vazifelerine denktir. Erkeklerin onlardan bir üstün derecesi vardır. Allah güçlüdür. Hakim’dir.*

ALİ İMRAN 3/47. Meryem: “Rabbim! Bana bir insan dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir?” demişti. Melekler şöyle dediler: “Allah dilediğini böylece yaratır. Bir işin olmasını dilerse ona ol der ve olur”.

ALİ İMRAN 3/59. Allah’ın katında İsa’nın durumu kendisini topraktan yaratıp sonra ol demesiyle olmuş olan Adem’in durumu gibidir.

ALİ İMRAN 3/190. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiblerine şüphesiz deliller vardır.

ALİ İMRAN 3/191. Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru”

NİSA 4/1. Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabb’inize hürmetsizlikten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’ın ve akrabanın haklarına riayetsizlikten de sakının. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.

NİSA 4/28. İnsan zayıf yaratılmış olduğundan Allah sizden yükü hafifletmek ister.

NİSA( 4/116) Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.

ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O’nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O’dur.

ENAM (6/100) (Ama bazıları bütün görünmez varlık türlerine, Allahın yanında (Ona denk) bir yer yakıştırmaya başladılar, halbuki onları(n tümünü) yaratan Odur; ve cehaletleri yüzünden Ona oğullar ve kızlar isnat ettiler! O, sonsuz ihtişam sahibidir ve insanların her türlü tasavvur ve tahayyülünü aşan bir yüceliğe sahiptir:

EN’AM  (6/97). O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş geniş açıkladık.

EN’AM (6/98). O, sizi bir tek nefisten (Âdem’den) yaratandır. (Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Anlayan bir toplum için âyetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık.

EN’AM (6 /99). O, gökten su indirendir. İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de kendisinde üstüste binmiş taneler bitireceğimiz bir yeşillik; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar; üzüm bağları; bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.

ENAM (6/95)Kuşkusuz Allah, tohumu ve meyve çekirdeğini çatlatarak ölüden diriyi meydana getirendir ve diriden de ölüyü çıkaran. İşte budur Allah: ve akıllarınız hala nasıl da tersyüz oluyor!

96

ENAM (6/96) Tan yerini ağartan(dır O), geceyi sükunet(in kaynağı) yapan ve güneş ile ayı tespit edilen yörüngelerinde hareket ettiren (Odur). Bu(nların tümü) her şeyi bilen sonsuz kudret sahibinin iradesi ile tayin edilmiştir.

ENAM (6/98) Odur ki sizi bir tek nefisten inşâ etti. Sizin için bir kalış ve bir emânet olarak konuluş yeri ve süresi vardı

OLÜMDEN HEMEN SONRA

EN’AM (6/93). Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken “Bana da vahyolundu” diyenden ve “Ben de Allah’ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim” diyenden daha zalim kim vardır! O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: “Haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!” derken onların halini bir görsen! r. Gerçekten biz, anlayan bir toplum için âyetleri geniş geniş açıkladık.

(ENAM (6/73) O, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak yaratandır. Allah’ın “ol” deyip de her şeyin oluvereceği günü hatırla. O’nun sözü gerçektir. Sûr’a üflendiği gün de mülk (hükümranlık) O’nundur. Gaybı da, görülen âlemi de bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

 

EN’AM 6/14. “Gökleri ve yeri yaratan, beslenmeyip besleyen Allah’tan başka bir dost mu edinirim?” de. “Doğrusu ben ilk müslüman olmakla emrolundum” de; asla ortak koşanlardan olma!

2 ECEL ZAMANI

ENAM (6/2 ) Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O’dur. Bir de O’nun katında muayyen bir ecel (kıyamet günü) vardır. Siz hâla şüphe ediyorsunuz.

 

EN’AM 1. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. (Bunca âyet ve delillerden) sonra kâfir olanlar (hâla putları) Rab’leri ile denk tutuyorlar

 

ARAF (7/54) Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan ve  (her şeyi hükmü altına alarak) Arş’a kurulan, geceyi, kendisini durmadan takip eden gündüze katan, güneşi, ayı ve bütün yıldızları da buyruğuna tabi olarak yaratan Allah’tır. Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı yücedir.

 

A’RAF 7/29. De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin ve dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz. 12

A’RAF 7/12. Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.

 

ARAF 7/11  Gerçekten ilk defa sizi (ruhlarınızı) yarattık, sonra size şekil verdik ve sonra da meleklere: “- Âdem’e (hürmet için) secde edin”, dedik. Hemen İblisten başka bütün melekler secde ettiler, o (iblis) secde edicilerden olmadı.

ARAF 7/185 Onlar göklerin ve yerin ve Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyin varlık ve düzenini, nasıl yüksek, dengeli ve ahenkli bir kanunla yürütüldüğüne  ve Allah’ın bunlar üzerindeki hükümranlığına bakmıyorlar mı ? Ve umulur ki ecellerinin de pek yakın olduğunu hiç düşünmediler mi ? Bundan sonra artık hangi söze inanırlar?!

  MUTASYON

 A’RAF(7/ 69). Sizi uyarmak için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabbinizden size bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”

 

 

 

KUR’ANIN SONSUZ ÖLÜMSÜZLÜK ÖZELLİĞİNE İLİŞKİN ÖRNEK

ENAM (6/98)

Kelime manaları ile aşağıdaki şekilde tercüme edilebilen Enam suresi 98. ayet;

sizleri bir tek nefisten yaratmıştır. Artık bir karar yeri, bir de emanet yeri vardır. Hakkâ ki, Biz âyetleri ince anlayışlılar olan bir kavim için uzun uzadıya açıkladık.

Bu tercümelerden hangisin doğru olduğunu zaman ve irfan gösterecektir. Zamanla dünya ve ahret hakkındaki görüşlerimiz değiştikçe Allah ın ayetlerle neyi kastettiğini sürekli daha iyi anlayabileceğiz.

Ali Fikri Yavuz

Sizi tek bir nefisten (Âdemden) yaratan O’dur. Böylece size, dünyada bir parça karar yeri ve kabirde muvakkaten durmak vardır. Biz, anlayan kimselere âyet ve alâmetleri açıkça bildirdik.

Bekir Sadak

O, sizi bir tek nefisten, babalarin sulbunde kararlasmis ve analarinrahmindkararlasmakta olarak yaratandir. Anlayan millet icin ayetleri uzun uzadiya acikladik.
Muhammed Esed

Bir canlıdan sizi(n hepinizi) var eden Odur, ve O (sizin her biriniz için yeryüzünde) bir vade ve (ölümden sonra) bir dinlenme yeri (tayin etmiştir): Biz bu mesajları hakikati kavrayabilecek insanlar için açık ve anlaşılır kılmaktayız!

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.