İNANÇ DÜNYASI NEDİR? NASIL OLUŞUR? DUA ETMENİN DOĞRU YOLU …

Reklamlar

WHAT IS SCOPE OF THE BELIEF? HOW DOES IT DEVELOP? HOW CAN THE DEMANDS BE ACCEPTED BY THE GOD? HOW IS THE RIGHT WAY TO PRAY?

İNANÇ DÜNYASI NEDİR? NASIL GELİŞİR?

DUALAR NASIL KABUL BUYURULUR?

DUA ETMENİN DOĞRU YOLU

Her türlü fikir, düşünce ve inanca saygı huzur ve barışın temelidir.

Yüce Allah, bizlere iltifat olsun diye severek özenle yarattığı kainatın en küçük zerresine kadar her şeyin ruhuna ve özüne sinmiştir. Bu ruh ve öz; kendini birbirine hiç benzemeyen ama birbirinden güzel olan anlam, ifade, bakış ve görünüşlerle dışarıya yansıtır.  Bu öyle bir yansıtıştır ki; her zerresinden ummanına kadar her birinde eşsiz bir bilimsel ve sanatsal yan vardır. İşte bu sebeple her yaratılışa baktığımızda eşsiz bir güzellik ve şüphesiz ilahi bir dokunuş görürüz. Bizler neye bakarsak, O’nu büyük bir hayranlıkla izlerken, bilim ve san’at insanları mesleklerinin derinliklerine indikçe O’nun sonsuz ilminin ve sanatının yakından şahidi olarak derinden sarsılır, şüphesiz teslim olurlar…

Dünya, hemen etrafındaki ya ateş çemberi, ya toz bulutu veya buz dağı olan gezegenlerin arasında, mucizevi şekilde tek yemyeşil bir vaha olarak yaratılmıştır. Bu cennet ortamda, müstesna bir yeri olan insan, eğer gerçekten bir insansa, sahip olduğu imkân ve kabiliyetlerle yaşadığı hayat için Allah’a hiçbir şekilde isyan etmemeli, sadece şükretmelidir. Çünkü Allah, yarattığı her şeyde olduğu gibi, insanı da severek ve özenerek kusursuz olarak yaratmıştır. Bu mükemmel yaratılıştan beklenen tek şey, her şart altında mutluluğu yakalayabilecek beceriyi göstermesidir. Çünkü bu beceri yaşadığı hayatı cennete çevirecek, onu sağlıklı ve mutlu yaşatacak tek gerçektir.

Kişisel mutluluk çevre mutluluğu ile taçlandırılmadıkça giderek anlamını yitirir. Birlikte mutlu olmanın yolu, aynı veya farklı inanışların bir ortak paydada buluşmasından geçer. Bu mutluluğun ortak yoludur. Bu bakımdan inanç ve değerler dünyası çok önemlidir. Her yaratılışın ilahi güzelliğine daldıkça, duygu dolu bir tefekkür dünyasına girilir. Bu çevre atmosfer gibi bir şeydir; insanı çepeçevre sarmış, ondan bir parça olmuştur. Kendini ve yaratılışını daha derinden anlamaya başlar. Anladıkça da Allah’a olan teslimiyeti artar ve insan olmanın ne demek olduğunu derinliklerinde hisseder.

Zamanla insan, inancın aslında bir insani değerler silsilesi olduğunu görür. Allah’a iman ederek kendine göre bir inanç dünyası oluşturur. Bu ferdi inanç dünyasının, yaratılışın amacına uygun evrensel insani değerler başta olmak üzere, kendisine öğretilen inanç dünyası ile örtüşmesi çok önemlidir. Bu inanç dünyası ne kadar baskın olursa olsun, insan kendi vicdanındaki inanç dünyası ile dışarıdaki inanç dünyasını her zaman mukayese eder. Kendi inanç dünyası, öğrendiğinden farklı ise, bu farklılığı içten içe yadırgar ve yeri geldikçe sorgular. İşte bu sebeple insan, çeşitli sebeplerle dıştaki inanç dünyasında gözükse de, içinde yeşerttiği inancı yaşar…

Maalesef bugün büyük ölçüde görülmektedir ki; insanlığın ortak paydası olması gereken yaratılış amacına uygun inanç dünyası, bir kısmı ayrı tutulsa da, her gün her ağızdan farklı bir sesle seslendirilen inanç dünyasından giderek kopma eğilimindedir. Bunun önemli sebeplerinden birisi, insan içindeki suçluluk duygularını besleyerek onu kontrol altına almak isteyen bir kısım yaklaşımların insan yaratılışına aykırı olmasıdır. İstatistikler inanmayanların inananlara göre giderek arttığını göstermektedir. Bu hoş olmayan bir gelişmedir. Bu açıdan her seviyede inanç eğitimi acilen yeniden değerlendirilmeli, inanç eğitiminin insani değerlerin toplum içerisinde yükselmesine olan etki derecesi yakından takip edilmelidir.

İnanç somut sonuçlara dayanmaz; ikna olmaya dayanır. Esas olan inanç, tüm benlikte Allah’ı yaşamaktan doğan ve O’nu her an yanında hissettiren inançtır. Bu inanç, insanın harcı, ruhu, özü ve genetiğinin hayat damarıdır. Bu inançla beslenen insan her türlü gösterişten uzaktır. Kendisi ile bütünleşmiş bir inanç dünyası, korkusuz bir hayatın verdiği güvenle, içinden dışına yansımış, yüzünde tatlı bir gülümseyiş, gözlerinde hoş bir bakış olmuştur.

Allah’ı katı bir görev anlayışıyla yerli yersiz zikretmek, derinliği olmayan anlamsız bir ruh halidir. Bu durum, bir ibadetin derin duygusal atmosferinden uzak, alışılmış bir parçası haline gelirse, bilinmeli ki; inancın derinliği hiç anlaşılamamıştır. İman dolu bir inanış; duygu, coşku ve dolup taşmaktan yoksun, kuru bir inanış değildir. Allah’a zikredilmesi ve şükredilmesi ancak içten gelen coşkulu bir yükselişle güzel ve anlamlıdır.  Zikir ve şükür, başta insan olarak yaratılmanın Yaradan’a olan tefekkür dolu yansımasıdır. Yaratılış anını ve sonrasını ve bugün gelinen aşamayı benliğinde ve kalbinde hissetmenin ifadesi, O’nun tecelli ettiği her şeyin muhteşemliği karşısında duyulan hayranlığın ta kendisidir. Mucizeye ve özel bir eğitime gerek yok… O’na şükrün en güzel, en anlamlı ve en samimi ifadesi, onun güç ve kudretini her an hissederek, hiçbir şeyden endişe duymadan, her şart altında birlikte mutlu olmasını bilmek ve gönül rahatlığı ile dolu dolu gülebilmektir.

İnsan kendini yaratan Allah’a güvenmelidir. İnsanı yaratan Allah, onunla ilgili her şeyi öncesi ve sonrası ile bilir. Bu açıdan bakıldığında, Allah’tan bir şey dilenmesi güzel olmakla birlikte, gerekli de değildir. Çünkü; O’na her sıkışık durumda, doğru yanlış nasıl yardımcı olabileceğini söylemek veya O’ndan bir şey dilemek yerine, kendini O’nun ellerine bırakarak “Halimiz sana ayan, sen bilirsin Yarabbi” demek; O’na artık inanmış, iman etmiş ve O’nu içselleştirmiş olmak demektir. İnsanı böyle bir yakarışın eşiğine getirebilen tek şey, Yaradan ile yaratılan arasındaki miraçtır.

“Bana harflerden ve kelimelerden arınarak gel, kalıplardan kurtul,
kâlbinle gel, Kâlinden sıyrıl, halinle gel” ….

çağrısı gibi, Allah’ın insana heranki davetine icabettir.

Bu dünyada hayat, insana verilen tek şanstır. Ömür, her gün yaşanan hayatın bir toplamıdır. Yaşanan hayat geçmiş veya gelecek değildir.  Bu hayatın içerisine her şey sığmalıdır. Çünkü dünyada başka şans ve hayat yoktur.

Allah insanı sevgi, hoşgörü ve sükûnet ekseninde yaratmıştır. Özde olan, yani insan harcının yansıması olan, hayatı anlamlı ve güzel kılan her yaşam tarzı Yaradan’ın rızasını yansıtır. Allah, bize bizden daha yakındır ve her durumdan ezeli ve ebedi haberdardır. Zorlama olmadıkça, hayat özgür irade etrafında döner. İnsana zevk veren, onu mutlu eden, güldüren her ne ise yaratılışında vardır. Bunlar, kendine ve başkalarına zarar vermemek kaydıyla, dolu dolu yaşansın diye yaratılmıştır. İnsan yaşadığı hayatta cennet veya cehennemi kendi elleriyle yaratır.

Bu hayatın sonunda sallanır sandalyede oturup, pencereden dışarı bakarak dalındığı günlerde bir zamanlar uğruna mücadele verilen dünyevi ne varsa unutulur. Çünkü onlar emanettir ve dünyada kalacaktır. Dünyaya neden gelindiği ve ayrılırken manevi anlamda neler yapıldığı hatırlanmaya çalışılır. Uzaktan yankılanan sorulara mutlu cevaplar aranır; “Minnettar hissediyor musun?” “Sana zevk al diye emanet bir hayat verdim; bu hayattan zevk aldın mı?” ”Seni en çok neler mutlu etti?” “Yarattıklarımı nasıl gözettin?” “kimlerin hayatına nasıl dokundun? …

Bakın Ne diyor Hazreti Mevlana

%%footer%%